0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

10. BÖLÜM

Yazı Boyutu
100%

10. BÖLÜM

O an her şey olabilirdi. Her şey.

Ama hiçbir şey olmadı.

Korkunç derecede kötü maskeli adam, karşılaştığımız an tıpkı bizim gibi hareketsiz kaldı. Siyahlara bürünmüştü, maskesinde karikatürler vardı. Üçümüzden de şaşkın soluk çıkıyor ama kimse ağzını açmıyordu. Bir adım ileriye çıktı, bir adım geri gitti. Sonra ise, sanırım pencere önünde durmamız kendisinde kaçacakmışız izlenimi vermemiş olmalı ki, korkup arkasını dönen ve kaçan kendisi oldu. Koridorda koşarak uzaklaştı ve dış kapı açılıp kapandı, hırsız ortadan yok oldu.

Konuşma yetimi kaybeden bir aptala dönüşmüştüm, adamın gittiğini idrak ettiğimde bile hareket edemedim. Özgür yavaşça yürüyüp koridoru kontrol etti, kafasını çıkarıp etrafa baktı ve sonra bana döndü, maskesini yüzünden indirdi. "N'oldu lan şimdi?"

Bana da sıcak basmıştı, maskemi indirip yüzümü silerken, "Hayal mi gördük?" dedim.

"Hırsızdı," dedi hâlâ şoktaydı. "Hırsız girdiğimiz evde hırsızla karşılaştık."

Pencere kenarına yaslanarak soluklandım. Bu hırsız her kimse, onunla karşılaştığımda bu eve hırsız olarak girmekten daha stresli olmuştu. Nasıl böyle bir şey yaşanırdı? Kimdi bu? Mantıklı düşünemeyip, "Çıkalım," dedim ilk aklıma gelen bu olduğu için. "Bu kim bilmiyoruz, şimdilik çıkalım."

Bana katılarak başını salladı ve yere düşürdüğümüz çantaları aldı. "Maskeni tak," diye uyardı beni, kendisi de öyle yaptı. Aceleyle maskeyi suratıma geçirdim ve etrafa bakmayı akıl edebildim, dağınık durmuyordu. Özgür'ün peşinden koridora çıktım ve kapıya ilerledik, açıp çıktık. Ardımızdan kapatırken, "Bizi tanımış mıdır?" diye sordum aklıma geleni.

Özgür civarı kontrol edip bahçede parmak uçlarıyla koştu, ben de aynısını yaptım ve caddeye çıktığımızda maskemi çıkardım. Saçlarımı düzeltip arkama, önüme bakarak keyifsizce güldüm. "Bu nasıl bir tesadüftü Özgür? Sen de şahit olmasan hayal gördüğümü sanırdım."

Sokaktan çok çabucak ayrılmak için hızlandık ve uzaklaşınca soluk soluğa yavaşladık. Kimse yoktu. Hırsızlık yapacağımız gecede gördüğümüz tek kişi, başka bir hırsızdı.

"Erkekti değil mi?"

"Evet evet, erkekti, kafasından, saçlarından belliydi," dedim.

Epey uzaklaştık ve soluklarımız düzene girmeye başladı. "Nasıl böyle bir tesadüf yaşadık?" dedim tekrardan. "Kim bu? Nereden çıktı?"

"Bilmiyorum ki!" diyerek şapkasını biraz daha örttü yüzüne doğru. Benim şapkamı da kontrol etti. "Biz onu tanımadık, o da bizi tanımamıştır. Sakin olmalıyız."

"Evet, doğru diyorsun. Hem... bizi görünce o da şaşırdı, kaçtı, korkak birisi olmalı."

"Korkak mıdır bilmem ama bence o da ilk kez yapıyordur, direkt kaçtı, bizim gibi hiçbir şey düşünemedi."

"Yakalanmaktan korktu."

Dilim damağıma yapışmıştı, hızlı solumaktan boğazım da kurumuştu. "Bence zamanlama sadece tesadüf değildi," diye düşündüm kendi planlarımızdan yola çıkarak. "Kemal'in evde olmadığını bilen birisiydi."

Bu düşünceme, "Bence de," diyerek destek verdi. "Kemal'in evde olmadığını bilen birisiyse ya tanıdığı akrabası ya da komşusudur," dedi. Kuşkulu, histerik şekilde parlayan gözleri sokakta bir tam tur attı. "Çabuk ortadan kaybolalım, kendimize gelince sağ salim düşünelim."

Alnımda biriken teri sildim. "Tamam, ayrılalım burada."

"Evet," dedi ve geri çekilecekken duraksadı, yüzüme birkaç saniyesini ayırdı. Bakışındaki içtenlik beni şaşırttı, neredeyse öleceğimi bile unuttum. Kollarını bana sarıp sarıldığında bunu daha önce kaç kez yaptığımızı düşündüm. Bir elin parmağını geçmezdi. En son... öleceğimi öğrendiğinde. "Benim yüzümden bu riskleri aldın, bu korkuları yaşıyorsun. Teşekkürler dostum."

"Korkmuyorum," dedim sırtını sıvazlarken. Gerçekten korkmuyordum, sadece kendimize ve yaşadıklarımıza hayret duyuyordum.

Benden uzaklaştığında, "Hadi," dedi. "Hızlıca git eve."

"Tamam, sen de. Dikkat et kendine."

İkimiz de bir daha etrafa bakıp yollarımızı ayırdık. Sokağın sol ve sağ tarafına ilerledik. Dönüp birkaç kez ona baktıktan sonra başımı önüme eğdim, tenha yola saptım. Geldiğim güzergâhta on dakikalık bir yürüyüş yaptım ve evimin sokağına ulaştım. Anahtarımla kapıyı açıp çok sessizce eve girdim ve bir dakika bekledim, hiçbir hareketlilik yoktu, annem hâlâ uyuyordu.

Odama parmak uçlarımla çıktım, kapımı dikkatle kapattım. Şapkamı çıkarıp ceketimle çantayı tekli koltuğa bıraktım. Tişörtümü de ensemden çekip çıkarıp attım, odada dolaşıp annemi uyandırmamak için yatağın kenarına oturdum. Hararetimi üzerimden atmam yarım saati buldu, bu sırada saat dörde yaklaştı.

"Ya bizi tanıdıysa?" Yakalanmaktan korku duymasam da bunun bir şeye değmesi lazımdı, en azından hırsızlığı yapmamız. "Belki dolabın içindeydi, az kalmıştı! Nereden çıktı bu adam, kim... Kesinlikle evde olmadığını bilen birisi ama çok akrabası da yok, ya komşusudur ya da..."

Ya da kimdir?

N'olacaktı şimdi? Kemal'in dönmesine az kalmıştı, tekrar yapacak mıydık? Özgür'le konuşmamız gerekliydi, belki o korkmuştu, bir daha denemek istemezdi. Doğrulup pantolonumu da çıkardım, boxerımla yatağa uzanıp kolumu başımın altına koydum. Başımıza gelen pişmiş tavuğun başına gelmezdi herhalde.

"Neyse ki bizi tanımadı, önemli olan da bu."

Ama kendisi kimdi?

Gün ışıyana kadar düşünüp durdum. Zaten son günlerim, haftalarım böyle geçiyordu. Öleceğimi öğrenmeden öncesinde birisi bana, yakında öleceksin, neler yapmak istersin, diye sorsaydı eminim birçok şey sıralardım. Fakat şimdi ölmeden önce ne yapmak isteyeceğimi bilmiyordum. D         oğrusu aklımdan geçen, delicesine sahip olmak istediğim şeyler vardı ama öleceğim için imkânsızdı. Öleceğim için hiçbir şey heves ve heyecan vermiyordu. Ölmeyecek birisine ölmeden önce neler yapmak istersin sorusunun ne kadar manasız olduğunu yaşayarak öğreniyordum, her anı ölüm korkusuyla geçen birisi neye heves eder, neden mutlu olurdu ki? Ölecek birisi yalnız yaşamaya heves ederdi.

Yorgunluktan uyuya kaldıktan sonra birkaç kötü rüya görerek uyandım. Alnımda, boynumda biriken leş ter hissi fark ettiğim şey oldu, ardından kapımın tıklatıldığını duydum. Annem sesleniyordu: "Uyandın mı canım? Kahvaltı hazırlıyorum, yiyip çık."

Zar zor ses çıkardım. "Duş alıp iniyorum."

Kendimi güç bela yataktan kazıdım, önceden terlediğimde terimin soğumasından korkardım, beni hasta ederdi. Artık yataklara düşmekten de korkmuyordum. Bir duşa girip çıkınca okul formamı giyindim, aşağıya inip anneme katılınca yüzünü gizli bir kuşkuyla izledim. Dün gecenin bir saatini dışarıda geçirdiğimden gerçekten haberi yoktu.

İlaçlarımı yanıma alarak evden ayrıldım. Özgür'ün de geceyi uykusuz geçirdiğini şişen gözlerinden anladım ve onu okul bahçesinin arkasına çekip bir ağacın altına doğru ilerledik. Burada bu saatte pek insan olmasa da dikkati elden bırakmamak lazımdı. Bu sabah daha da özensiz, dikkati dağınık görünüyordu.

"Eve giderken bir gören oldu mu?" diye sordum.

"Hayır, kimseyle karşılaşmadım. Sen? Annen bir şey anladı mı?"

"Her şey normaldi," diyerek rahatlattım onu. "N'apacağız Özgür? O adam bizim kim olduğumuzu bulur mu sence?"

"Tüm gece düşündüm, kafa patlatıp durdum. Bence kim olduğumuzu anlamayacak, zaten maskelerimiz vardı. Bizden daha çok korkan kendisidir, sakin olalım."

Doğru diyordu fakat bu karşılaşma onun cesaretini kırmış mıydı, öğrenmem lazımdı. "Peki bundan sonra ne yapacağız Özgür? Tekrar deneyecek miyiz?"

Alnı kırıştı. "Nasıl yani? Hâlâ yapmak mı istiyorsun?"

Ne kadar korkusuz olduğumu anlamasından endişe duydum, onu düşündüren bir korkusuzluk hakimdi üzerimde. Şaşkınlıkla karşıladığı sıralı kelimelerimden sonra, "Vazgeçtiğini düşündüm," dedi.

"Umarım o hırsız vazgeçmiştir."

Gülmeye başlayıp avuçlarını yüzüne sürdü. Ben de sırıtmaya başladım, kendime engel olamadım. Yaptıklarımızın akıllıca bir yanı yoktu ve bizim gibi bir akılsızla daha böylesi tesadüf yaşamak trajikomikti. Onun omzuna doğru vurup, "Gülme, beni de güldürüyorsun," dedim.

"Çok komik, kendimi durduramıyorum..."

"Sen de kendini aptal gibi hissediyor musun?"

"Gibisi fazla, sen tanıdığım günden beri aptalsın," dedi gülmesini sürdürerek.

"Biliyor musun şimdi tadımı kaçırdın." Kolumu arkasından boynuna dolayarak sıkmaya başladığımda gülmesi kesildi, beni itmek için vücudunu kullandı. Kaçmaya çalıştığında dahi ona musallat oldum, itişe kakışa bahçenin ön tarafına giderken, "Çocuğun burnunu kırmana şaşmamalı," dedi. "Çok ağır ellerin var oğlum."

O çocuğu hatırlamaya hiç hevesim yoktu. "Kırılmadı."

"Lafın gelişi işte..." onu bıraktım, dün geceden öncesini, akşamdan da öncesini hatırladım. O kekleri yemiş olmalıydı. Keşke o kekleri yerken boğulup ölseydi. "Kemal sence ne zaman döner?"

"Bugün yarın döner Özgür, yarın gece son şansımız olabilir."

"Eve giren diğer hırsız her kimse..." yüz buruşturdu ama dudakları kıvrılmıştı. "Diğer hırsız... o da evde bir şeyin olduğunu biliyor ya da düşünüyor demek ki."

Onu onaylayıp rüzgârda dağılan saçlarımı düzelttim ve o sırada, "Neşeniz daim olsun," diyen Nehir'in sesini duydum. Bize arkamızdan yaklaşınca kaşlarımı çattım, son konuşmamız üzerinden yarım dakika geçmişti, bir şey duymuş olamazdı. "N'apıyorsunuz, dün görüşemedik?"

"Bildiğin gibi," dedi Özgür, kolunu omzuna atıp onu kendisine yaklaştırırken. "Sen neler yapıyorsun, son sınavların nasıl geçti?"

"Hepsinden seksen üstü not aldım. Sizlerin nasıl?"

Hangi sınavlara girmiştim, hangilerini kaçırmıştım, hangi öğretmen benden rapor istemişti hatırlamıyordum. Benim için önemli olmadıkça insanları dinliyormuş gibi yapıp sadece yüzlerine bakıyordum.

"Artık düşündüğüm tek sınav üniversite sınavı," dedi, aramızda derslerine en çok asılan kendisiydi. "Siz pek düşünmüyor gibisiniz." İkimizden de ses çıkmayınca bizi payladı ve sonra bana döndü. "Dün keklerini yedin mi?"

"Senin nereden haberin var?"

"Ne keki?" dedi Özgür.

"Geçtiğimiz akşam Tanyeli senin keki nasıl sevdiğini sordu," dedi omuzlarını silkerek. "Onu hastaneye bıraktığın için teşekkür etmek istiyormuş sana. Ee, beğendin mi?"

Özellikle çikolatalı yapmıştı yani. O akşamı ve belki de geceyi beni düşünerek geçirmişti. Kalbi böyleyse... gerçekten bir ölümü kaldıramazdı. O kalbi acıtamazdım.

Beni sevmesini istemiyorum.

Beni sevmesini istiyorum.

Onunla oturup uzun uzun hiç konuşmadım, eline bile dokunmadım, onu tanımadım ve onu öpmedim. Bana ne olduğunu bilmiyordum, ya da onun bana ne yaptığını. İlk görüşte mi oldu? Onu görüşümde bana ne oldu?

"Daldın," diyerek elini gözlerim önünde salladı Nehir. "Tanyeli'yle ne zaman sevgililik hakkında konuşacaksın, beklerken çürüdük." Kendisi ile Özgür'ü işaret etti.

"Hiçbir zaman," diyerek yanından yürüyüp geçtim. Nehir arkamdan bir şeyler söyledi ve Özgür başka konulardan bahsederek onun aklını dağıttı.

Katları kimseyle görüşmemek için hızlıca çıkıp sınıfıma girince, arkadaşlardan birisi elinde bir liste ve kalemle yanıma yaklaştı. "Günaydın canım," diyerek elindeki listeyi bana çevirdi. "Mezuniyete geliyorsun değil mi?"

Elindeki listeye bir baktım. Sıralı isimler ve kişisel bilgiler yazılıydı. "Mezuniyet, doğru... Daha vakit yok mu?"

"Üniversite sınavı olacağı için hocalar mezuniyeti biraz daha erken yapmayı uygun görmüşler, sınav yaklaşırken kafamız dağılmasın diye..."

"Anlıyorum," dedim ve ilk fikir olarak reddetmeyi aklımdan geçirdim, bir mezuniyet partisinde ne yapacaktım ki? Üstelik ses yalnızca kafama ağrıtmaya fayda sağlarken. Sonra bunun, arkadaşlarımla geçireceğim son gün olacağını fark ettim. Özgür'le, Nehir'le ve daha nicesiyle. Zaten mezuniyet için ücretler geçtiğimiz ay toplanmıştı, gitmenin bir zararı olmayacaktı. "Geleceğim, neredeydi?"

"Boğaz Garden canım, hatırlamıyor musun?"

"Evet, tabi oradaydı..."

Kız gülümseyip ismimin yanına bir tik işareti bıraktı ve sonra endişeli görünen gözlerini yüzüme kaldırdı. "Sen iyi misin, son günlerde varlığınla yokluğun bir oldu zaten."

Güzel, bu güzel. Varlığımla yokluğumun bir olması, eksikliğime alışılması.

"İyiyim, sağ ol." Yanından geçip en arkada bulunan sırama oturdum ve saatler sürece işkenceye katlanmak için kulaklıklarımı çıkarıp şarkı dinlemeye başladım. Bu sırada ilaçlarımı içtim, iyileşme umuduyla değil, başımın ağrımaması için kullanıyordum.

İlk birkaç dersi bir şekilde atlattım, Tanyeli'yi düşünürken zamanın nasıl geçtiğini zaten anlamadım. İlaçların etkisiyle ağırlaştım, öğle arasında sıramdan güç bela kalktım. Yemekhaneye inip az bir şeyler aldım ve tanıdıkların olduğu kalabalık bir masaya oturdum. Kasedeki çorbayı karıştırıp durdum, birkaç kaşıktan fazla içemedim. Güya uzak durmaya çalışıyordum ama kafamı kaldırıp yemekhanede Tanyeli'yi aramaya karşı koyamadım. Onu kalabalık bir masada görünce, göğsümün altındaki yanardağ tekrardan alevlendi.

Beyaz okul gömleğinin birkaç düğmesi açıktı. Saçları sağ ve sol omuzlarından aşağıya dökülüyordu, zaten saçlarını bağladığını hiç görmemiştim. Kulağındaki gümüş küpeler parlıyordu, boynundaki kolyelerde. Yakında değildi ama gördüğüm an onu incelemeye hazırlanmış oluyordu gözlerim. Başı önüne eğikti, ağır ağır yemek yiyordu. Beni görmeden ona baktığım birkaç dakika bana o kadar iyi geldi ki, ondan başka şeyi düşünmedim.

Masanın diğer tarafındaki Koray'ı görene kadar.

Tabi orada olacaktı, her fırsatını bulduğunda ona yaklaşacaktı. Eğer şartlar başka olsaydı Tanyeli ile çoktan sevgili olmuştum, Koray asla buna cesaret edemeyecekti. Şimdi... gözlerimi kapatıp görmezden bile gelsem orada olduğunu biliyordum.

Tanyeli'nin karşı çaprazında oturmasına rağmen ona yaklaşıp bir şeyler dedi ve Tanyeli karşılık verirken aynı ifadesizlikte göründü. Bugün mutlu değildi, yüzünde nezaketen bir gülümseme bile yoktu, normalde o gülümsemesi olurdu. Fakat böyle olması hoşuma gitti, kimseye nezaket borcu yoktu.

"Ye artık," dedi Özgür.

Onun diline düşmemek için çorbamı içtim. Zihnimde bir ağırlık, yavaşlık vardı. Sürekli başımın arkasını ovaladım ve yemekhaneden ayrılıp sınıfa döndüm. Kalan derslere girip çıktım ve son zilin ardından Özgür'le okuldan çıktım. Konuşmamız için yalnız kalmamız gerekiyordu, bu yüzden onun evine geçtik ve koltuklara oturur oturmaz, "Şimdi ne yapacağız?" diye sordum.

Bir paket sigara çıkardı ve ikimiz de birer tane yakıp içmeye başladık. "Bu işin peşini bırakmak lazım Alp. O adama olan kinin yüzünden fazla ileriye gidiyorsun."

"Sana yardımcı olmaya çalışıyorum, farkındaysan."

Bezgin bir soluk verdi. "Benim hayatım hep böyle geçiyordu, neden bir anda buna son vermek için çabalamaya başladın?"

"Aptal mısın da bu soruyu soruyorsun? Öleceğimi öğrendim çünkü, hayatımdan veya geleceğimden endişe duymama gerek kalmadı. Pisi pisine öleceğime sana yardımcı oluyorum..."

"Ölmeme ihtimalini neden hiç düşünmüyorsun?"

"Aynı şeyi zaten sormuştun. O ihtimalde yaşadığıma duyduğum sevinçten gözüm başka bir şey görmez... Sana bunu söylemiştim, hatırlıyor musun?"

Bir daha can sıkıntısıyla oflayıp kül tablasını dizine koydu, bir müddet susup, "Açıkçası çok aptalca davrandığını düşünüyorum," dedi.

Tepem attı. "Sana yardımcı olduğum için mi?"

"Kendini benim yüzümden gözden çıkardığın için. Bana yardım etmesi gereken sen değilsin. Ölecekken... bu çocuğun derdi var, yardım edeyim diye düşünmene inanamıyorum."

"O gün hastanelik olmasaydın, belki durumun ciddiyetinin farkında olmazdım. Güç bir durumda olduğunu biliyorum."

Enine boyuna düşünmek gerekirdi belki de, hesap kitap yapmak, parayı başka şekilde bulmak. Öleceğimden başka şey düşünemediğim için bunları düşünemiyordum, çok umursamıyordum. O korktuğu için kafasında büyütüyordu, ben korkusuz olduğum için küçültüyordum.

"Nasıl yapacağız o zaman?" diye sordu bu kez. "Gece eve giren kimse... ya nöbet tutarsa, ya çevreden biriye ve bizi görürse?"

"Korktuğunu sezmiştin, öyle diyordun?"

"Evet de..."

"Maskemiz olacak, görse bile bizi tanımaz."

"Ya polise haber verirse?"

"Kendisi de hırsızken mi? Biz polise haber veriyor muyuz ki o da yapsın?"

"Doğru," derken sırıtmaya başladı. "Yalnız Kemal'in de ne çok sevmeyeni var, belli ki bu adamda onu tanıyan, yokluğunu değerlendiren biri."

"Kim olabilir, kim?"

Sigaramın kalanını içerken konuştuk. Netliğe kavuşturmak zordu. Zamanımız az, onun da cesareti kırıktı. Hava kararana kadar konuştuk, pakette kalan sigaraları bitirdik. Evinin tek iyi yanı camı açtığında çok iyi esmesiydi, rüzgârın boynumdan içeriye girdiğini hissederek gözlerimi kapattım. Birkaç saniye gülümsedim.

Öldükten sonra bana ne olacağını merak ediyordum. Bu yüzden iyi hissettiğim herhangi bir şey olduğunda bunu tekrar yaşama şansımın olup olmayacağını düşünürdüm.

"Mezuniyet listesinde gördüm, sen de geliyorsun," diyerek gözlerimi açmamı sağladı Özgür. Karanlık düşüncelerimden o anlığına kurtuldum. "Seni ikna edemem, zorluk çıkarırsın diye düşünmüştüm."

Gerçek niyet ve motivasyonumu açığa çıkarmadan, "Zaten ücretini önceden ödemiştim," dedim. "Ziyan olmasın."

Beni onayladı. "Bence mezuniyetten sonra yapalım," dedi.

"Eve girmeyi mi? O zamana kadar döner. Mezuniyet partisi cuma günü."

Ellerini saçlarından geçirip stresli halde, "Ya başımıza bir şey gelirse, partiye katılamazsan?" dedi.

"Çok da sikimde."

Yüzüme karşı baktığı üç saniyeden sonra falan sinirleri bozuk durumda gülmeye başladı. Neşeden yoksun şekilde ona eşlik ettim. En son kahkaha atarak koltukta uzanıyorduk, sanırım bu anlamsız gülüş sinirlerimizi attığı için uzun sürdü ve dakikalar sonra ev tamamen sessizleşti.

Anlaşıp evden ayrıldım ve metroyu kullanmak için birkaç dakika yürüdüm. Metroya ulaşmak için cadde boyu ilerlerken az ilerideki hareketlilik ve tanıdık yüz dikkatimi çekti. Ağzımdaki sigarayı çekip yaklaştım. Yanılıyor falan değildim, gördüğüm Tanyeli'nin abisi Merih'ti. Bir yüksek, yeni binanın kapısından çıkarken söylenip duruyor, ceketini savuruyordu.

Üzerinde şık bir gömlek ile kumaş pantolon vardı, onu üçüncü görüşmemizde ilk kez ciddi kıyafetleriyle görüyordum. Ve yine ilk kez ayık görüyordum. Kaldırımdan geçen insanlar da dönüp bir ona bakıyor, yoluna öyle devam ediyordu. Önünde bağırdığı binadan çıkmış olmalıydı ve her ne yaşadıysa hiddetliydi. İnsani mi davranmalı ya da onu görmemiş gibi uzaklaşmalı mıydım?

Fakat adım adım yaklaşmıştım, ikincisi için şansım kalmamıştı. Arkasına geçince genzimi temizledim ama duyulmayınca omzuna doğru vurdum. "Merih... Merhaba."

Sinirli sinirli saydırırken irkilerek arkasını döndü ve beni görüp tanıyamamış gibi geri çekildi. Savurduğu ellerini yerine indirip, "Sen," dedi. "Seni tanıyorum."

"Merhaba," diye yineledim. "Seni görünce selam vermek istedim." Seni ayık görünce...

Derin nefesler alıp beni aşağıdan yukarıya süzdü. "Affedersin, adın neydi?"

"Alp Ereaz," diye bir kez daha tanıştım onunla. "Pek hararetli gördüm seni, iyi misin?"

Sorum üzerine beni bir tehditmişim gibi süzmeyi kesip ofladı, eliyle önündeki binayı gösterdi. "Deli ettiler beni! Deli!"

"Hayırdır?"

"Burada çalışıyorum," dedi tükürürcesine. "Gerçi, artık çalışmıyorum."

Kaldırımdan çok insan geçtiği için, "Şöyle yürüyelim mi?" diyerek yolu gösterdim.

Binaya öfke ile bakıp baş salladı, yanımda yürümeye başladı. "Çalıştığını bilmiyordum," dedim ona. "Bayağı şıksın, sorması ayıptır ne iş yapıyordun?"

Ceketini parmağıyla omzunun arkasına doğru atıp bir elini cebine koydu. "Avukat stajyeriyim, babamın bir arkadaşı yanında çalışıyordum."

Hayretle dolsam da ona çaktırmadım. "Hukuk mu okuyorsun?"

"Evet," dedi kuru, hevessiz bir şekilde. "Lanet okul bitmek bilmiyor."

Hukuk kazanacak kadar yüksek puana, ortalamaya sahip olmasına şaşırdım. Üniversiteyi kazandığında nasıldı bilmiyorum ama o halinden eser yoktu. "İşin iyiymiş," dedim. "Sorun mu çıktı, kavga mı ettiniz?"

Yüzünü buruşturup, "Toplantı sunumunu atlamışım," dedi. "Ne yapayım, unutmuşum! Giyinip kuşandım işte, yetmez mi! Her şeyi dört dörtlük yapamam ki!"

Sadece giyinmenin yeteceğini düşünmesi çok saçma ve komikti. Herhalde bunun üzerine çıkan bir tartışmada ona yolu göstermişlerdi, bu yüzden sinirliydi. "Peder on saat kafamı ütüleyecek," diye söylenmeye devam etti. "Allah onun da belasını versin."

"Öyle deme..."

"Yok versin, versin! Bilmezsin sen onu."

Babasını sevmiyordu, Tanyeli'de korkuyordu. Babası... iyi birisi değil miydi? Çok mu katıydı, ilgisiz miydi? Tanyeli'ye olan merakım yüzünden çok şey sormak istiyordum ama dikkatinden kaçarak nasıl yapardım, bilmiyordum. Hem sorsam ne olacak, neyime yarayacaktı ki, yakında ölecekken.

"Babanla aranız pek iyi değil sanırım?"

Caddenin karşısına geçerken ışıklara bakmadı bile, Allah'tan yeşil yanıyordu. "Ruh emicinin teki, onun kimse ile arası iyi olmaz. Tanyeli hâlâ ona karşı umut besliyor ama..." ben gizlediğim merakla onu dinlerken ara verip bana döndü, şöyle bir yüzüme baktı. "Sen Tanyeli'den hoşlanıyorsun."

Hasiktir! İlk tanıştığımızda anladığını anlamıştım ama hatırlamış mıydı anladığını?

"Sen... Nereden çıkardın, yok öyle bir şey..."

Gözleri o an korumacı bir duyguyla yanıp sönmeye başlamıştı bile. İçinden gelen bir güdü gibiydi. "Kardeşimden hoşlananlar, hepsini ters düz ettim," dedi ve ben hiç korku hissetmesem de o ekledi. "Yanlış anladın şimdi sen, gel açıklayayım." Beni çekiştirdi. "Gel, şuraya otur, benimle bir şeyler iç."

Beni çekiştirdiği mekâna baktım. Dar bir girişi, basık havası vardı. İçeride oturan insanları camlardan görüp, "Ha yok," dedim. "Eve gitmeliyim, annem bekler."

"O ne lan öyle, süt çocuğu gibi..."

Kafamı sertçe çevirip ona ters bakış attım. Bu bahaneydi ama annem benim için çok önemliydi, öyle ağzına geleni söylemese iyi olurdu. Kolumu çekip, "Ayıp oluyor," dedim.

Bize bir masa seçerken arkasını dönüp bir baktı bana. "Ayıp oldu madem, otur telafi edelim."

Benim için sandalyeyi de çekince artık reddetmek olmazdı. Oturdum ve o da karşıma geçip ceketini yanına bıraktı, ellerini saçlarından geçirip kafede garson aradı. Bir el işaretinden sonra yanımıza gelen çalışana viski söyledi, "Sen de içer misin?" diye sordu bana.

Son sarhoşluk anılarımla beraber sırtıma kardeşinin adını yazdırdığım aklıma gelince yutkundum.

"Kokteyl olur aslında."

Kıkırdadı. "Vişne suyu iç istersen."

Bu herif de amma kafa açıyor.

Göz devirdim. "Seninkinden o zaman."

Garson siparişleri alıp uzaklaştı ve beş dakika içinde geri döndü. Bu beş dakikada benimle hiç konuşmadı, sürekli garsonun yolunu gözledi. Tüm odağı orada görünüyordu, parmaklarını masada takırdatıyordu. Alnı ve yanakları hâlâ kızarıktı. Aslında yakışıklı çocuktu ama gerçekten zayıftı, en basitinden ellerindeki kemikleri çok göze batıyordu. Alkole bağımlılığı olduğunu zaten anlamıştım, madde de kullanıyordu, sağlıksızdı. Tanyeli'nin abisi olduğundan ötürü mü yoksa içimdeki vicdan duygusundan sebep mi bilmiyorum ama bu hali beni üzdü.

İçeceği gelince büyük yudumlarla yarılayıp sonunda bana döndü, tek kolunu koltuğunun arkasına attı. "Okuldan mı geliyordun böyle? Son sınıftın değil mi?"

"Okuldan sonra arkadaşıma uğramıştım. Evet, son sınıf." Sigara paketimi çıkardım, ona teklif ettim ve kabul edince iki tane sigara yaktım. Kül tablasını önüme çekerken, "N'apacaksın şimdi? Başka bir yerde mi staja başlayacaksın?" diye sordum.

"Bitmesine bir ay kalmıştı," dedi. "Yeni staja başlayamam."

"Doğru."

Gözleri yüzümden ayrılmıyordu, beni tartıyor gibiydi. Endişe duymuyordum, yalnızca Tanyeli'ye karşı olan hislerimi yok saymasını istiyordum. Fakat az sonra, "Tanyeli'yle sevgili misin?" diye sorunca bu duruma taktığını anladım.

"Hayır, arkadaş bile değiliz," dedim hemen.

"Ondan hoşlanıyorsun," dedi bir kez daha ve ben başımı kaldırıp yalanlamak üzereyken parmağını dudağına yasladı. "Seni dövecek değilim, sakin ol. Yanılıyorsam da kusura bakma, gördüğüm kadarıyla anladığım bu."

"Bizi gördüğün iki seferde de sarhoştun," dedim ona değil de çevreye bakarak. "Ayrıca dövmek falan ayıp oluyor, açıkçası dövüşürsek ben seni döverim."

Gülmeye başladı. Son günlerde duyduğum en kaygısız gülüştü. "Öyle olsun," diyerek içini çekti ve viskisinin kalanını da bitirdi. Çalışanla, el hareketiyle anlaştı. "Kardeşim... benim için çok önemli, etrafındaki insanların niyetini bilince içim rahat ediyor."

"Sen de onun için önemlisin," dedim, bunu anlayacağım iki ayrı anım olmuştu Tanyeli ile. "Senin içmen... onu biraz üzüyor sanırım." Aramızda bunu söyleyeceğim yakınlık yoktu ama Tanyeli için söyledim, engel olamadım.

Gözlerinin derinliklerinde bir hüzün belirince az önceki gülüşün nasıl bu kadar kaygısız olabileceğini düşündüm. İkisi de gerçek olabilir mi? Bu kadar kısa zamanda, böylesine zıt iki duydu. İnsan, insansa oluyordu demek. "Biliyorum. Onu endişeye sürüklüyorum, sürekli de başımı belaya sokuyorum. Bana kızıyor, küsüyor ama..." bir kez daha önüne gelen alkole baktı ve yüzünden bir duygu akıp geçti, öylesine elle tutulur olmasına rağmen nasıl bir duygu olduğunu anlamadım. "Ona rağmen bile karşı koyamıyorum."

"Bir derdin mi var?" diye sordum kendimi tutmadan. Sebepsiz yere olamazdı ya, merak duymuştum. "Böyle de karışıyor gibi oluyorum, kusuruma bakma. Seni birkaç kez öyle yarı baygın görünce, sıhhatini merak ettim."

"Huzursuzum, çok huzursuzum."

"Neden?"

"Bilmem, kendimi bildim bileli öyle."

"Keyif aldığın bir şey yok mu?" diye sordum.

Gözleri havada asılı kalmıştı. "Köpeğim vardı."

Köpeğini kaybettiğini öğrenmiştim, onunla uzun seneler geçirip bağlandığı belliydi. "Bir evcil hayvan edin."

Başını şiddetli şekilde savurdu. "Bir daha hayatta olmaz! Köpeğimin yerine koyamam kimseyi!"

"Yerine koymayacaksın ki, ikinci bir çocuk gibi düşün bunu."

"Olmaz, bu sorumsuzlukla onu da kaybederim."

O yeni bir içecek söylerken ben dudaklarımı ısırmaya başladım. "Kalksak mı artık?" Sarhoş olmasını istemiyordum, Tanyeli'yi üzüyordu.

"Daha yeni geldik," dedi ve bileğindeki saate baktı. Şık, pahalı bir saatti. Kıyafetleri de öyleydi. Ailesinin durumu demek ki iyiydi, ya da kendi kazandığı paranın getirisiydi bunlar. "Aa, keyif aldığım diğer şey de Tanyeli'ye salça olanlar. Küçüklüğünden beri birisi onunla uğraştığında kız erkek fark etmez hayatı o kişiye zindan ederim." Kollarıyla beraber masaya yüklendi, gözlerime dik ve dar bir açıdan, kötücül şekilde baktı. "Anladın mı?"

"Onunla yakın değilim," diye yineledim. "Ama... birisi var; Koray. Okuldan, son sınıftan. Bir partide birisinin burnunu kırmış, tehlikeli bir tip diyorlar. Tanyeli'yle arkadaşlık kurmak istiyormuş ama Tanyeli nazikçe geri çevirmiş onu."

Söylediklerim arasında bir yalan vardı.

Bir.

Gözleri iyiden iyiye kısıldı, söylediği gibi merak ve huzursuzluk onu sardı. "Bunu söyleme sebebin üstüne sonra düşüneceğim... Araştıralım bakalım bu piç kimmiş."

İçime temiz bir nefes çekip kadehime uzandım, birkaç büyük yudumda içtim. Bunun işe yaramasını, o piçin Tanyeli'den uzak durmasını diledim. Ben yapamıyorsam bunu Merih yapabilirdi.

Ara vermeksizin içmeye devam edince ne yapacağımı bilemeyerek onu izledim. Dakikalar geçtikçe dili dolanmaya, sormadığım şeyler anlatmaya başladı. Birbirinden alakasız, sonu gelmeyen cümleler kurdu. Yanıt vererek sohbet etmeye, onu ayık tutmaya çalıştım ama bağımlılığı olsa da bir noktaya kadar dayanabildi, birazdan kafası masaya düştü ve gözleri kapandı.

"Boku yedim."

Bunun olacağı belliydi, ne gidebilmiş ne de engel olabilmiştim. Onu bırakamazdım, nereye götüreceğimi de bilmiyordum. Kurtarış gibi bir melodi sesi duyup yanına bıraktığı ceketine uzandım, cebinde çalan telefonu çıkarınca kimin aradığını gördüm.

Tanyeli. 🐇

Kardeşini kaydediş şekli beni gülümsetti. Merih telefon sesiyle huzursuz olurken sandalyeme geri oturup aramayı açtım. Gergince kulağıma yasladım. Tanyeli hemen, "Abi?" dedi. "Hâlâ eve gelmedin, neredesin?"

Belirgin şekilde yutkundum. "Tanyeli?"

Soluğu kesildi ve sanki emin olamamış gibi bekledi. "Sen... Erez?"

"Benim," diye onayladım. "Merhaba."

Tekrar bekledi. "Abimin telefonunu nasıl açtın? Anlayamadım, abim yanında mı?"

Onunla ilk kez telefonda konuşuyorduk, garip hissettirmişti. "Adresini söyler misin, abini getireyim."

Tamamen şaşkın şekilde, "Siz neden bir aradasınız?" diye sordu. "Abim nasıl, neden onu sen getireceksin?"

"Biraz içti ama iyi, merak etme."

"Ah," dedi içini çekerek. Sesi bir fısıltıya dönüşmüştü. "Peki... adresi söylüyorum, aklında tutabilir misin?"

Onayladım ve adresi söyleyip telefonu kapattığında karşımdaki adama baktım. Bir taksiye ihtiyacım olacaktı. Bizimle ilgilenen garson arkadaşa bir taksi çağırmasını rica ettim ve beş dakika içinde duraktan taksi geldi. Merih benden zayıftı ama ağırlaştığı ve yardımcı olmadığı için kapıya kadar çıkarmak zor olmuştu. Neyse ki taksinin arka koltuğuna yerleştirmek zaman almadı.

Adrese varmak uzun sürmedi ama hava, biz daha mekândayken kararmıştı. Dakikalar içinde sakin bir sokağa girip on dördüncü numaralı evde durunca taksiye ücretimi ödeyip indim. Burası semtin daha nezih tarafıydı, sıralı, iki ya da üç katlı site blokları vardı. Durduğumun evin etrafında ahşap çitler vardı, içerisini göremedim ve kapıya biraz bakıp ne yapacağımı düşündüm.

Arasam mı, diye düşünürken Merih'in telefonu bir daha çaldı. Onu mecburen yere doğru bırakmıştım, sırtı duvar bloğuna yaslıydı. Cebinden telefonu alınca tahmin ettiğim gibi Tanyeli'yi gördüm. Derhal açınca, "Geldiniz mi?" diye sordu neredeyse fısıltıyla.

"Evet, zile mi bassam diye düşünüyordum ben de..."

"Ben geliyorum."

Aramayı kapattık ve görünmeyen çitlerin arkasından kapı sesi duyunca üstüme başıma baktım, saçlarımı düzelttim. Önünde durduğumuz ikili kapıda mekanik bir sesle açınca başımı kaldırdım ve sokak ışıkları altında Tanyeli'yle bir araya geldim. Fark ettiğim ilk şey gözlükleri oldu, ilk kez görüyordum. Okuma gözlüğü mü yoksa dereceli bir gözlük mü olduğunu anlamadım. Rahat, günlük kıyafetleri vardı. Kısa bir şort ile tek omzu düşük, beyaz bluzu. Saçları ilk kez bu kadar özgürmüş gibi rüzgârda aceleyle uçuyordu. Benimle göz göze geldiği birkaç saniyede kıpırtısız kaldı, aramızdaki o ağırlığı ve çekimi hissettim ama sonra aceleyle aşağıya eğildi, abisine baktı. "Abi, abiciğim, iyi misin?"

"Sadece sarhoş," dedim ona ve ben de eğildim. "Sızdı, uyanmaz."

"Siz..." anlamazca baktı bana. "Beraber n'apıyordunuz, anlayamadım?"

"Karşılaştık ve ayaküstü sohbet ettik, abin beni bir şeyler içmeye davet edince de geri çevirmedim." Yanaklarımı şişirdim. "Engel olamadım, kendinden geçene kadar içti."

"Ah abi ah!" Sinir ve kızgınlık karışımı bir tutumla abisinin yanağına vurdu. "Uyan, kendine gel! Annemler birazdan gelir, eve geçmen gerekiyor!"

Duraksadım ve çok hızlı düşünüp, "Uyanmaz," dedim. "Ailen yoksa... Eve kadar taşıyayım?"

Teklifimi reddetmek için kafasını iki yana salladı ve sonra çevreye baktı. Sokakta kimse yoktu, zaten sakin bir siteye benziyordu. Aceleyle karar vermesi gerektiğini anlayıp, "Peki," dedi. "Çok hızlı olman gerekiyor."

Hemen Merih'e uzandım. "Kapıları benim için açık tutar mısın?"

Gözlerini büyüttü, gözlüklerin arkasından çok tatlı görünüyordu. Okulda neden hiç takmıyordu? İyi görebiliyor muydu?

"Yardım edeyim, tek taşıyamazsın."

"Taşırım güzelim..."

Bir saniye geçmedi ki, içimden geleni söylediğimi fark ettim ve Merih'i kaldırmaya uzanırken gözlerine bakamadım. Abisini tutan ellerinin titreyişi bakış açıma girdi ama benim bu yakınlık içeren sözcüğün üstünde durmadığımı, alelade bir şekilde söylenmiş gibi davrandığımı anlayınca o da doğruldu. Benim için kapıyı sonuna kadar açtı.

Bahçe kapısından geçince beni taşlı, dar bir yol karşıladı. Evin etrafında daire şeklinde bir geniş bahçe vardı. İki katlı, cephesi krem renkli bir evdi. Orta büyüklükte bir villaydı, temiz ve bakımlıydı. Çelik kapıyı da açık tuttu ve kendime yasladığım Merih ile içeriye girdim. Girişte geniş bir hol vardı, ileride oturma odası görünüyordu. Evin girişinde sağ tarafında ise mutfak vardı, Tanyeli'yi takip ederken gözüme çarpmıştı. Üst katın merdivenine yönelince etrafa bakamadım, merdiveni çıkarken Merih'i hafifçe dürttüm.

"Özür dilerim," dedi Tanyeli, abisinin kolunun altına girip bana yardımcı olurken. "Alt kata bırakırsak... babam görür, odasında olması daha iyi."

Ciğerlerimi nefesle doldurdum. "Katılıyorum, buraya kadar gelmişim zaten, bir kat çıkmak sorun değil."

Üst kata ulaşınca bana hemen soldaki odayı gösterdi. Karşılıklı duran, iki açık renkli kapılardan oluşan odalar vardı. Gösterdiği odaya yöneldim ve açtığı kapıdan girdim. Birkaç adım sonra onu içerideki geniş yatağa bırakıp geriye çekildim, göğsümü ovaladım. Tanyeli abisinin ayakkabılarını çıkarıp endişeyle bana baktı. "İyi misin?"

Oda loştu, dışarıdan vuran sarı akşam ışıkları yüzüne yansıyordu. Soluk soluğa kalmam konuşamamamın bahanesi oldu, oysaki beni dilsiz yapan doğal, beklenmedik güzelliğiydi.

"Sana kahve yapacağım," dedi abisine ve üstünü örtüp yatağın yanından yürüdü, odanın çıkışına kadar ona eşlik ettim. Hole geçtiğimizde dağılan gömlek yakamı düzeltip genzimi temizledim, sesimi ifadesiz tutmaya çalışarak, "İlk kez gözlük taktığını görüyorum," dedim.

Afalladı, sanırım yeni fark etmişti. Fakat ilginç olan ben bunu deyince acele şekilde saçlarını düzeltip omzunun üstüne alması oldu. Gözlüğüyle pek ilgilenmeden, "Çünkü okulda takmıyorum," dedi. "Hatta... sadece evde takıyor olabilirim."

"Neden okulda takmıyorsun?"

Yalnızca dudağının kenarını ısırıp omuzlarını silkti.

Hareketinde bir mahcubiyet sezdim ve neredeyse gülümsüyordum. "Takabilirsin," dedim. "Kötü durmuyor, tabi ondan dolayı takmıyorsan. Belki takman da gerekmiyordur ama kötü durmuyor... öyle, söyleyeyim yani."

Gözlerini kırpıştırarak dinliyordu beni. Yüzü saniyeler geçtikçe yumuşadı ama sonra bakışlarını yere indirdi, gözlerime bakamadan, "Çok kafa karıştırıcısın," dedi.

Siktir, bunun hakkında konuşmamalıydık.

"Neden?" diye sordum.

Gergin şekilde yanağını kaşıyıp yüzüme tekrar baktı. Sanki konuşmakta kararsız kalmış gibiydi. Yapacaktı ama her ne diyecekse dudaklarını birbirine bastırarak vazgeçti, daha çok kendi kendine, "Sana yolu göstereyim," dedi.

Evet, konuşmamızı az ve samimiyet içermeyen şekilde bitirmeliydik. Yine de onu burkmuşum gibi ifadesi beni çok rahatsız etmişti. Aşağıya inip bana çıkışa kadar eşlik ederken sırtının, saçlarının görüntüsünü izledim. Dikkatli bakınca saç renklerimizin benzediğini fark ettim, açık kahverengiydi. Dışarıdan bile yumuşaklığını görüyordum.

Evlerinin kapısını benim için açıp geri çekilince eşikten dışarıya çıktım. Tırnaklarında açık renkli, güzel bir oje vardı. Eline bakarak karşısına geçtiğimde, "Teşekkür ederim," dedi mahcup sesiyle. "Üçüncü kez abimin yardımına koştun, benim de."

Elin refleksi şekilde kalkınca geri indirmedim. Kolunu tutarken arkadaşça görünmesini istedim ama hiçbir duygum arkadaşça değildi. "Önemli değil," derken okulda ona yaptığım şekilde soğuk olamadım. "Abin... seni çok önemsiyor." Sırf bunun için bile ona her defasında yardım ederdim. "Kısa sürede kendine gelir, canını sıkma."

Alt dudağını ısırırken gözlerini elime kaydırdı. Arkadaşça yaklaşma izlenimi vermeyi düşlesem de baş parmağım istemsizce onun kolunun üstünü okşamıştı. Bu bilinçsiz hareketten ve ondan derhal uzaklaşıp geriledim. "İyi akşamlar, hoşça kal."

Elini kaldırıp hafifçe salladı. "Bay bay."

Arkamı dönüp sanki gitmesi çok kolaymış gibi süratli adımlarla yürüdüm. Sırtımın ona dönük olduğu her saniye sanki dövmeyi görüyormuş gibi gerildim. Bahçe kapısını kapatmak için baktığımda hâlâ orada olduğunu fark ettim. Ben gözden kaybolana kadar orada kalacağı belliydi.

Yolda yürümeye başladım, yakınlarda bir durak aramakla uğraşmak yerine gördüğüm taksiyi çevirip mahallede indim. Markete uğramam lazımdı, Kemal'i yoklamalıydım. Bir anda dönmüş olabilirdi, yaşanan talihsizlikten sonra risk alamazdım.

Markete girip öylesine olmaması için atıştırmalık bir şeyler aldım ve kasadaki adamı bekledikten sonra ürünleri tezgâha bıraktım. Çırak aldıklarımı geçip poşetlerken kafasını bile kaldırmadı, ben de göze batmadan, "Merhaba," dedim ona.

O anda başını kaldırdı, "Merhaba," dedi biraz afallamış gibi.

"Ne kadar borcum?"

"Yetmiş dört," dedi.

Ona bir yüzlük uzattım ve paramın üstünü beklerken, "İşler nasıl gidiyor?" diye sordum.

"İyi iyi."

Her zamanki konuşkan hali yoktu, gergin ve aceleci gibiydi. Poşeti aldım ve sohbeti uzun tutmadan, "Görüşürüz," dedim. "Kolay gelsin."

O başka müşteriyle ilgilenmeye başladığında marketin çıkışına yürüdüm. İçimi kaplayan ani huzursuzluğa bir anlam getirme arayışıyla beraber market kapısında durup arkamı döndüm. Çocuk müşteriye bir şey vermek için kasa arkasından çıktı ve reyonlara ilerledi. Adımlarını izledim ve ona ait bir şey beni dün geceye götürdü. Ona ait bir şey ve dün gece arasındaki bağlantı zihnimde kurulunca kalbim duraklama noktasına geçti.

Oydu.

Eve giren hırsız, çıraktı.

BÖLÜM SONU.

Kalan bölümleri iki günde bir yayınlamamı ister misiniz?

💖